top of page

Yeşil Dönüşüm ve Finansmanın Anatomisi

  • Yazarın fotoğrafı: Research Team
    Research Team
  • 8 Tem
  • 4 dakikada okunur

Güncelleme tarihi: 14 Tem

ree

2024 ve 2025 yılları, iklim eyleminin küresel sermaye akımlarında kalıcı ve sistemik bir yer edindiği dönüm noktaları olarak öne çıkmaktadır. Uluslararası Enerji Ajansı’nın yayımladığı World Energy Investment 2024 raporuna göre, bu yıl toplam küresel enerji yatırımlarının 3 trilyon ABD dolarını aşması beklenirken, bu tutarın yaklaşık 2 trilyon doları temiz enerji teknolojilerine yöneltilmektedir. Bu rakam, yalnızca enerji sektöründeki dönüşümün hızını değil, aynı zamanda yatırımcı davranışlarındaki temel değişimi de yansıtmaktadır.


Aynı dönemde etiketli sürdürülebilir tahvil piyasası da 1,1 trilyon dolarlık yıllık ihraç hacmiyle tarihinin en yüksek seviyesine ulaşmıştır. Yeşil, sosyal, sürdürülebilir ve geçiş tahvillerinin giderek daha karmaşık, performans odaklı ve çok paydaşlı yapılara dönüşmesi, bu piyasaların finansal sistemdeki ağırlığını artırmakta; sürdürülebilirlik temalı finansman araçlarının artık niş değil, ana akım yatırım araçları hâline geldiğini göstermektedir. Bu ivme, sadece sermayenin yönünü değil, aynı zamanda iklim eylemini destekleyen politikaların ve regülasyonların da piyasalarla daha iç içe, senkronize biçimde çalıştığını ortaya koymaktadır. Bu ölçekte bir dönüşüm, artık geri döndürülmesi mümkün olmayan bir eşiğin aşıldığını ve sürdürülebilirlik kriterlerinin yatırım dilinde kalıcı bir standart hâline geldiğini göstermektedir. Hem politika yapıcılar hem de finans sektörü için bu tablo, geleceğin finansal mimarisinin çevresel etkiyi dışsallaştırmak yerine merkezine alan bir anlayışla inşa edildiğinin açık bir kanıtıdır.


Avrupa Birliği’nin 2050 net sıfır hedefi doğrultusunda oluşturduğu Yeşil Mutabakat, sadece çevresel dönüşüm değil, aynı zamanda ekonomik ve ticari politikaların da yeniden şekillenmesini zorunlu kılmaktadır. Bu çerçevede, 2025 bütçe dönemi için yalnızca Horizon Europe programının İklim, Enerji ve Mobilite kümesinde 636,6 milyon avro tutarında yeni çağrıların açılması, AB’nin iklim finansmanını stratejik öncelik haline getirdiğini göstermektedir. Söz konusu çağrılar, teknolojik yeniliklerin ticarileştirilmesi, düşük karbonlu sanayi projeleri ve sürdürülebilir ulaşım sistemlerinin yaygınlaştırılması için önemli bir finansal zemin oluşturmaktadır.


Bu finansman hamlelerine paralel olarak, 1 Ekim 2023 itibarıyla geçiş sürecine giren Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması (SKDM), 2025 sonuna kadar devam edecek raporlama dönemiyle birlikte ithalatçıların ilk karbon beyanlarını hazırlamasını zorunlu kılan teknik bir eşik teşkil etmektedir. SKDM’nin bu ilk aşaması, özellikle karbon yoğun sektörlerde faaliyet gösteren şirketlerin tedarik zinciri analizlerini, emisyon ölçüm sistemlerini ve uyum kapasitesini hızla geliştirmelerini gerektirmektedir. Öte yandan, Avrupa Komisyonu’nun geçtiğimiz hafta önerdiği 2040 yılı için “1990 seviyelerine göre %90 emisyon azaltımı” hedefi, politika çıtasını önemli ölçüde yükseltmiştir. Bu öneri, SKDM çerçevesinde ortaya çıkan gelirlerin yalnızca karbon fiyatlamasıyla sınırlı kalmayıp, ihracat geri ödemeleri gibi sektörleri koruyucu tedbirlerin finansmanında da kullanılmasını gündeme getirmektedir. Tüm bu gelişmeler, Avrupa’nın yeşil dönüşümünün artık yalnızca bir çevre politikası değil; dış ticaretten sanayi rekabetçiliğine, kamu yatırım önceliklerinden AR-GE stratejilerine kadar pek çok alanda belirleyici bir çerçeveye dönüştüğünü ortaya koymaktadır. Bu dönüşüm, başta enerji yoğun sektörler olmak üzere tüm değer zincirlerinin stratejik yeniden konumlandırılmasını zorunlu kılmaktadır.


1 Ocak 2024 itibarıyla yürürlüğe giren IFRS S1 ve S2 standartları, sürdürülebilirlik risk ve fırsatlarının finansal raporlarla aynı yapısal ve kavramsal çerçevede sunulmasını zorunlu hale getirmiştir. Bu gelişme, sürdürülebilirliğin artık sadece çevresel veya sosyal bir sorumluluk alanı değil, doğrudan şirketlerin finansal pozisyonlarıyla entegre bir stratejik unsur olarak ele alındığını göstermektedir. 35’ten fazla ülkenin IFRS S1 ve S2’ye ilişkin uyum yol haritalarını yayımlamış olması, bu standartların küresel kabul sürecindeki hızlanmayı ortaya koymaktadır.


Yatırımcı perspektifinden bakıldığında, bu uyum süreci sürdürülebilirlik verisinin karşılaştırılabilirliğini ve güvenilirliğini artırarak, sermaye akımlarının karbon yoğun ve riskli varlıklardan daha düşük emisyonlu, geçişe uyumlu varlıklara doğru yönelmesini hızlandırmaktadır. Aynı dönemde sermaye piyasalarında da dikkat çekici bir büyüme yaşanmıştır. 2024 sonu itibarıyla küresel yeşil, sosyal, sürdürülebilir ve geçiş tahvillerinin toplam ihraç hacmi 1 trilyon doları aşmıştır. Bu toplam içerisinde yeşil tahviller geleneksel ağırlığını korurken, sürdürülebilirlik bağlantılı tahvillerin (SLB) toplam ihraçlar içindeki payı yüzde 14’e ulaşmıştır. Bu eğilim, ihraççıların sürdürülebilirlik performanslarını finansal koşullara doğrudan bağlama yönündeki artan eğilimi yansıtmaktadır.


Finansal kurumlar tarafında ise sürdürülebilirlik bağlantılı sendikasyon kredileri, faiz marjını emisyon azaltımı, enerji verimliliği artışı veya belirli ESG göstergelerine bağlayarak klasik risk-getiri denklemine yeni performans temelli değişkenler eklemektedir. Bu krediler, hem borç verenler hem de borçlananlar açısından sürdürülebilirlik performansının finansman maliyetleri üzerindeki etkisini ölçülebilir ve yönlendirici hale getirmektedir.


Yeni finansman fırsatları arasında öne çıkan Avrupa Birliği İnovasyon Fonu, bu yıl 3,4 milyar avroya kadar hibe desteği sağlamayı planlamaktadır. Geçtiğimiz yıl 4,8 milyar avroluk rekor seviyedeki dağıtımın ardından, fonun büyüklüğü karbon piyasasındaki gelişmelere paralel şekilde artmaya devam etmektedir. Fonun ana gelir kaynağını Avrupa Birliği Emisyon Ticareti Sistemi (AB ETS) kapsamında elde edilen karbon gelirleri oluşturmaktadır. Bu nedenle karbon fiyatlarındaki artış, hibe kapasitesinin de yukarı yönlü seyretmesini sağlamaktadır. Bu gelişmelere ek olarak Avrupa Komisyonu, doğa temelli çözümlerin finansmanını artırmak amacıyla “nature credits” olarak adlandırılan yeni bir piyasa mekanizması üzerinde çalışmalar yürütmektedir. Karbon kredilerine benzer şekilde gönüllü piyasa mantığıyla kurgulanan bu modelin, 2027 yılına kadar pilot sertifikasyon sürecine başlaması hedeflenmektedir. Söz konusu yaklaşım, ekosistem restorasyonu, doğal alanların korunması ve biyolojik çeşitliliğin desteklenmesi için alternatif bir finansman kaynağı oluşturmayı amaçlamaktadır. Böylece doğa temelli projeler için özel sektör yatırımlarının önünü açacak, biyolojik çeşitlilik alanındaki finansman açığını kapatmaya yönelik yapısal bir araç haline gelecektir.


Türkiye perspektifinden bakıldığında, net sıfır hedefine giden finansal yol, 2053 yılı için ilan edilen karbon nötr taahhüdü ve bu hedefi destekleyen uzun vadeli strateji belgesinde yer alan 217 somut politika önerisiyle şekillenmektedir. Bu öneriler; enerji dönüşümünden sanayi verimliliğine, sürdürülebilir ulaşımdan tarımsal karbon yönetimine kadar çok sayıda sektörü kapsayan yapısal bir dönüşüm süreci sunmaktadır. Finansman tarafında kayda değer bir adım, Hazine ve Maliye Bakanlığı tarafından Nisan 2023’te gerçekleştirilen 2,5 milyar ABD doları tutarındaki yeşil tahvil ihracı olmuştur. Tahvil gelirlerinin, özellikle yenilenebilir enerji yatırımları ve iklim uyum projelerine yönlendirilmesi öngörülmekte, böylece sürdürülebilir projelere uzun vadeli döviz finansmanı sağlanması hedeflenmektedir.Bu gelişmeye paralel olarak, 2024 itibarıyla halka açık şirketler için zorunlu hale gelen Türkiye Sürdürülebilirlik Raporlama Standartları (TSRS), finansal ekosistemde veri kalitesini, şeffaflığı ve yatırım yapılabilirliği artıran bir düzenleme olarak öne çıkmaktadır. TSRS, yalnızca raporlama gerekliliği değil, aynı zamanda yatırımcı beklentileriyle kurumsal sürdürülebilirlik hedeflerinin uyumlu hale getirilmesini sağlayan stratejik bir zemin sunmaktadır.


Yenilenebilir enerji projeleri için oluşan iç pazar fırsatları ve artan yatırım ilgisine rağmen, bu potansiyelin döviz cinsinden finansman kaynaklarıyla tam olarak eşleşememesi, özellikle yüksek faiz ortamında ciddi bir darboğaz yaratmaktadır. Öte yandan, Avrupa Birliği’nin SKDM (Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması) geçiş sürecinin hızlandırdığı “karbonsuz ihracat” zorunluluğu, sanayi işletmelerini giderek daha fazla yeşil finansman arayışına yöneltmektedir.


Ancak bu dönüşüm sürecinde özellikle KOBİ segmentinde proje geliştirme kapasitesinin sınırlı oluşu, yalnızca finansman değil, aynı zamanda teknik danışmanlık ve hibe-kredi hibrit modelleri gibi destek yapılarını da stratejik hâle getirmektedir. Bu noktada, uluslararası kalkınma finansmanı kuruluşlarının uzun vadeli döviz kredilerinin, yerel bankaların TL cinsi yeşil kredi hatlarıyla eşleştirilmesi, şirketler açısından döviz riskini azaltarak daha dengeli bir finansman yapısı oluşturabilecektir.


Yeşil dönüşüm, artık tercihten ziyade bir rekabet faktörü olarak değerlendirilmelidir. Küresel ölçekte fonlar temiz teknolojiye ve iş modellerine akarken, Türkiye hem SKDM sürecinin tedarik zinciri baskısını hem de kurumlardan beklentisi yüksek artan yeşil fonları eş zamanlı yönetmek zorundadır.


Yorumlar


Bu gönderiye yorum yapmak artık mümkün değil. Daha fazla bilgi için site sahibiyle iletişime geçin.

Kurumsal Dayanıklılık

Etkili ve Sürdürülebilir Liderlik 

© 2025 Clymflex

bottom of page